Bugün sizlere, İstanbul’un
cennet köşelerinden – ki gitgide sayıları azalıyor ve cennet dediğime bakmayın,
artık İstanbul’da yaşayanlar için yeşilin olduğu, egzos dumanının olmadığı hele
bir de buna deniz kokusunun eklendiği her yer cennet köşe sayılabiliyor - bahsedeceğim. Bir
arkadaşımla beraber kararlaştırdık İstanbul’dan kaçarak Prens’leri ziyaret
etmeye. Sabah güzel bir kahvaltının ardından kendimizi Kabataş’a atıverdik. Atıverdik
diyorum çünkü 12:30 vapuruna yetişmek istediğimizden biraz acele ettik ve
yetiştik de teorik olarak. İskelede yoğun kalabalık benim beklediğim bir durumdu ama
vapurun olmayışı bizim için sürpriz oldu. Yapılan anonslar 12:30 vapurunun
kapasitesinin dolduğu ve 13:30 vapurunun kalkacağı yönündeydi. İskele içinde
bekleşirken neredeyse pestil kıvamına geldik, sıcak ve kalabalık yüzünden. Arap ve Körfez
ülkelerinden gelen turistlerin sayısının çokluğu hemen göze batıyordu, zaten
Adalar gözde mekanlarından. Neyse ki deniz işletmeleri halimize acıdı sanırım
ve 15 dakika gecikmeli de olsa kendimizi iskeleye yanaşan vapura binerken
bulduk. Vapur Kadıköy’den binen yolcularla beraber hınca hınç doluverdi. Deniz
üzerinde vapurun çıkardığı beyaz köpüklerle beraber yol almak ve biçimsiz beton
yığınlarını geride bırakmak gerçekten bir zevk. Bu zevke denizlerin prensleri yunusların eşlik etmesi bizi daha da mutlu etti. Bir de hava bu kadar bunaltıcı
ve sıcak olmasa.
İnsanoğlunun doğaya ne kadar zarar verdiğini, nasıl biçimsiz
bir yaşam sürdüğünü bir kez daha, kuvvetli bir biçimde anlıyoruz İstanbul’un
halini denizden görünce, özellikle Anadolu yakası tam bir beton yığını halinde.
Vapur yol alırken, sıklıkla aklımızdan sıcağın bunaltan etkisinden kurtulmak
için kendimizi denize atma fikri geçse de sabrediyoruz. Vapur, ilk olarak
Kınalıada’ya uğruyor. Kınalıada plajları neredeyse tamamen dolu. Vapur
yanaşırken iskele yanında kıyı boyunca sıralanmış plajlarda şezlong ve
şemsiyelerin sayısından ve denizdeki insanlardan bunu anlamak mümkün. Benim hiç
ummadığım bir kalabalık Kınalıada’da vapurdan indi, vapur resmen yarı boşaldı
diyebilirim. Diğer kesimin büyük bir kısmı Heybeliada ve Büyükada yolcusuydu. Biz,
Prens Adaları’nın ikinci durağı Burgazada iskelesinde vapuru terkettik. İlk
defa Burgazada’ya geliyordum ve iskele’ye ayak basar basmaz içimi bir sakinlik
kapladı diyebilirim. İstanbul’dan uzakta bir tatil beldesine, sahil kasabasına
gelmiş hissi veriyor insana Burgazada. Adanın merkezinde market, pastahane ve
restoranlar var, ama öyle büyük market zincirleri beklemeyin. Vapurdan
inenlerin ilk durağı, market ve pastahane oluyor tabii. Herkes yiyecek ve içecek
ihtiyacını karşılıyor. İskeleden biraz yürüyünce adayı tarifleyen bir tabela ve
hemen yanında danışma hizmeti veren bir bayan var. Kalpazankaya’ya gitmeye
niyetlendiğimiz için tabelada o yönü gösteren oku takip etmeye karar veriyoruz.
İskeleden çıktıktan sonra sağ tarafınızda kalan sahil yolunu takip ederseniz
Kalpazankaya’ya ulaşabiliyorsunuz. Yol boyunca beton zemine, çakıl taşları
üzerine, şezlonga uzanmış güneşlenen ve denize giren insanlara
rastlamak çok normal. Yeşil kalabilmiş ve doğası fazla tahrip edilmemiş bir yer
Burgazada. Faytonlardan dolayı at pisliklerinin kokusu ve çam ağaçları size
bunu hemen hatırlatıyor.
Yol boyunca yaklaşık 30 dakikalık bir yürüyüşe hazır
olmalısınız. Merkezden kiralayabileceğiniz bisiklet veya faytonlarla da
Kalpazankaya’ya ulaşmanız ve ada çevresini gezmeniz mümkün. Yolda yürürken
değişik isimli plaj tabelalarıyla karşılaşabilirsiniz. Bazı plajara yoldan
saparak patika ile iniyorsunuz. Şezlong ve şemsiye ücret ile kiralanabiliyor buralarda.
Dikkatimizi özellikle Cennet Koyu ismi verilen plaj çekti. Patika bir yol ile
iniliyor, büyük ve sakin bir plaj. Adalar içerisinde en güzel
deniz ve plajların Burgazada’da olduğu söylenir - Ege ve Akdeniz’i görenler beklentilerini
yüksek tutmasınlar yine de - bilenlerin tercih ettiği bir ada burası. Kalpazankaya plajı hariç
diğer plajlarda yiyecek ve içecek temin etme şansı pek yok, bunu belirtmeliyim ki, eğer yolunuz bu adaya düşerse merkezdeki marketten alışverişinizi yapın. Yol boyunca
yürürken eski taş evleri, küçük çay bahçesi tarzı işletmeleri, fayton atlarının
beslendiği ve faytonculukla uğraşan ailelerin yaşadığı evleri görebilirsiniz.
Eski bir kilise ve önündeki geniş taş bina dikkatinizi çekecektir. 
Yolun sonunda Kalpazankaya'ya ulaşıyorsunuz. Kalpazankaya aslında bir mesire yeri. İçerisinde güzel bir
restoran ve hemen aşağısında kayalık bir koy ve plaj yer alıyor. Plaja giriş
için bilet karşılığı 5 TL ücret ödeniyor. Plajda şezlong ve şemsiye
kiralanabiliyor ve duş almak istiyorsanız 3 TL ücret ödüyorsunuz. Açık denize
bakan koy, bir kayanın himayesinde, nispeten dalga almıyor. Taşlık bir plaj, temiz bir denizi
var, gerçi yüzerken görmediğiniz ama dokunduğunuz sanırım alg ve benzeri canlılar
olabiliyor, doğal yaşama saygı:) . Yüksek beton bir iskele üzerinden denize
atlayabiliyorsunuz veya beton zeminden ve iskele yanından denize
girebiliyorsunuz. İnsanlar tekneleri ile buraya gelip, botlarla karaya
çıkıyorlar ve restorantta yemek yiyorlar. Kalpazankaya Restaurant, balık ve ev
yemekleri ile ünlü. Biz tercihimizi balıktan yana kullandık. Bir çok meze
çeşidi var, Ahtapot salatası, deniz börülcesi, uskumru salamurayı tercih ettik
meze olarak, balık tercihimiz ise levrek oldu. Kır restoranı havasında bir yer
ve çok güzel bir manzaraya sahip. Özellikle gün batımını burada izlemek bir
başka. Romantik bir atmosfer istiyorsanız tam yeri. Gün batımı saati özellikle çok
kalabalık oluyor. Ön masalarda rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederim, hele de
günlerden Cumartesi ve Pazar ise.
Burgazada, şehrin gürültüsü ve stresinden uzaklaşmak,
dinlenmek, ciğerlerinize oksijen çekmek ve midenizi şenlendirmek kısacası huzur
bulmak için bire bir. Hatta bir gece konaklamak güzel olabilir. Diğer adalar
gibi çok kalabalık da olmuyor:)


Ben orada buyudum. orada denize girdim yemek yedim asik oldum, unutulmaz anilar, simdi bir baba anneyim yasadiklarimi anlatiyorum ve hatiralarimla yasiyorum,mutluluk dolu gunler unutulmaz aklimdan silinmeyecek olene kadar
YanıtlaSil