Ilıman ve hafif bunalımlı bir İstanbul sabahına uyandık hep beraber. Konsey üyelerimle sözleştiğimiz gibi meşhur kahvaltılarımızdan birini yapacaktık. Adres belliydi, kısa bir otomobil yolculuğu ve her zamanki park sorununun çözümü sonrası R.Hisarı'nda "Kale" de buluştuk. Süslü bizden önce gidip güzel bir masaya yerleştiği için Başkan'la ben pek bir sıkıntı yaşamadık. Hatta sağolsun masayı da donatmış. Gider gitmez, tabii saat 12:00 olunca başladık silip süpürmeye masadakileri. Tava sucuk ve hellim peynirini söylemeyi ihmal etmedik. Bir sepet dolusu türlü çeşitte ekmek ve beyaz sıcak lavaşlarla, hele de bal kaymak sürünce kendimizden geçtik. Bir de masadaki Süslünün özel siparişi tahin pekmez işin tuzu biberi oldu valla. Tüm günü geçirecek enerjiyi depoladık, tehlikeli noktaya gelmeden hesabı istedik ve kalktık. Kale her zamanki gibi doluydu, insanlar biz ayrıldığımızda hala masa bekliyordu diyebilirim.
Sahilden yürüyerek Aşiyan mezarlığı yanındaki yokuşa bıraktığımız aracımıza yönelmiştik ki ne görelim, bir polis çekicisi. Bizim arkamıza parketmiş aracı çekmeye hazırlanıyor. Son anda bir müdahale ile aracı ellerinde kılpayı kurtardık ve giderken de bir tavsiye de bulunduk kendilerine:)) Kahve vaktimiz gelmişti artık. Aracımızı misafirperver "Elif" teyzemizin oraya bıraktık ve boğaz manzaralı yürüyerek, sohbet muhabbet Bebek Starbucks'ta aldık soluğu. Sanırım o gün gerçekten şanslıydık, dışarıda masa bile bulduk. Kahve, pasta faslı, uzun sohbetler birbirini kovaladı.
Biz yerimizde duran cinsten olmadığımız için kahveye teşekkür edip, tekrar yola düştük. Ortaköy mü olsun, başka bir yer mi olsun derken, Başkan'ın yoğun ısrarları ve oybirliğiyle Cihangir rotasında karar kıldık. Süslü'nün tarifleriyle güç bela da olsa Cihangir'de bir park yeri bularak, yeni keşif rotamıza odaklandık. İlk defa Cihangir'deydik. Gerçekten söylendiği gibi farklı bir semt,bunu ilk bakışta anlayabiliyorsunuz, kendine has bir dokusu var. Kalabalık ve her daim hareketli. Tam meydanda Firuzağa kahvesinde oturduk, sıcak çaylarımızı yudumladık ve etrafı gözlemledik. Firuzağa camisinin hemen altında yer alan kahve, klasik bir Türk kahvesi, salaş ve çok kalabalık. Müdavimleri çok, bir çok sanatçı bu mekana uğruyormuş.
Havanın soğuması ile birlikte, bizim de içimiz üşüyor. Demek ki tahin pekmez buraya kadarmış diyoruz. Cihangir'de oturan bir arkadaşımızla buluşuyoruz. Hafiften karnımız acıkmış durumda, sıcacık bir çorba içimizi ısıtabilir düşüncesindeyiz. Hep beraber Cihangir'den İstiklal'e doğru arka sokaklardan keşfe çıktık. Görmeniz lazım gerçekten, gerçekten çok hoş, sıcak ve farklı mekanlar var. Dokuları şu sıralar popüler bir çok mekandan farklı; eski eşya satan dükkanlar, sıcacık kafe ve yemek mekanları, insanın ruhuna dokunan dar sokaklar ve o sokakları çevreleyen silüet binalar. Dumanı üstünde sıcak sahlep güğümleri, fırından yeni çıkmış kurabiyeler, led yazılı:)! nohut pilav arabası...
Biz gezerken gerçekten çok zevk aldık. Daha önce niçin bu semti keşfetmediğimiz için kendime darıldım. Yürüyerek İstiklal'e vardık ve Nizam Pide'de dumanı üstünde mercimek çorbalarımızı içtik ve Doktor Nizam pidemizi tadımladık. Tantunici Emine Ana'nın köşesinden kıvrıldığımızda aslında Taksim'e ne kadar yakın olduğumuzu farkettik, Taksim Hastahanesi önünden Cihangir meydanına indik. Çok güzel geçirdiğimiz bir günün ardından aracımıza bindik ve her zaman geleceğiz, bizden kurtuluşun yok diyerek Cihangir ile vedalaştık. Artık O da konsey mekanlarına dahil oldu.:))





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder