Bugün hayal kuralım istiyorum.
Gözlerinizi kapatın ve güneşli güzel bir İstanbul sabahına uyandığınızı hayal
edin. Aracınızın kontağını çeviriyorsunuz ve İstanbul’un kuzeyine doğru yol
alıyorsunuz. Bir müddet sonra yüksek binaları geride bırakıyor ve normal katlı,
yer yer görmekten zevk aldığınız binalarla karşılaşıyorsunuz. İki
tarafını ağaçların kapladığı bir rampadan aşağı iniyorsunuz, aman radara dikkat
70 km’yi fazla geçmeyin, ve sonunda sizi engin mavi bir enginlik karşılıyor;
Sarıyer’e hoş geldiniz. Vazgeçmiyorsunuz ve yola devam ediyorsunuz, solunuzda güzel ahşap
evler sağınızda ise boğaz manzarası ve sahilde yürüyüş yapan semt sakinleri…
Sarıyer’in içinden geçiyor ve kendinizi Rumeli Feneri yolunda buluyorsunuz. Camlar
açık, kuş seslerini duyabiliyorsunuz, çam kokuları genzinize işliyor, yer yer
enfes boğaz manzarası ile karşılaşıyorsunuz ve bir an unutuyor, soruyorsunuz
kendinize; ben gerçekten hala İstanbul’da mıyım diye.
İki yanı ağaçlarla kaplı
asfalt yolda ilerlemek o kadar dinlendiriyor ki insanı, uzun sürsün diye hızınızı
iyice azaltıyorsunuz, sanki yol üzerinde süzülüyor gibi. Bu arada bir iki yerde
- ki bir tanesini hemen fark edeceksiniz, bir çok araç park etmiş ve insanlar
fotoğraf çekiyor olacaktır - mola veriyor ve fotoğraf makinenizin
deklanşörüne basıyorsunuz. Tabelalarda Garipçe ifadesini okuduğunuz an
direksiyonunuzu sağa kırıyorsunuz hafifçe, belki de istem dışı olarak. Garip bir
yakınınızı ziyarete gidiyormuş hissi kaplıyor içinizi. Yoldan aşağı doğru
inerken anlıyorsunuz neden buranın isminin Garipçe olduğunu. Gerçekten garip
kalmış bir balıkçı köyü yakın zamana kadar. Tipik bir Karadeniz köyü, zaten sakinlerinin
çoğu Karadenizli. Son zamanlarda üniversite öğrencileri ve İstanbullular
tarafından yoğun bir akına uğruyor. Gerçi sanatçı Erdal Özyağcılar burayı daha
önce keşfedenlerden. Hemen deniz kıyısında koyun sırtında güzel bir evi var,
ailesi ile birlikte tatile geliyor. Deniz kıyısında
hafif yıkık olan ve üzerinde geyik boynuzu bulunan ahşap evde, Jackie Chan’in
bir filminin bazı sahneleri çekilmişti. Hafta sonu köy girişine kadar park
etmiş araçlara rastlayabilirsiniz. İkisi deniz kıyısında, diğerleri ise hemen
yol boyunca sıralanmış mekanlar var, kahvaltı ve balık servisleri mevcut. Benim
tercihim deniz kıyısına indiğinizde ilk mekan olan Aydın Balık. 

Kahvaltısı açık
büfe şeklinde, istediğiniz kadar alabiliyorsunuz yaniJ. Peynirleri güzel, çeşit
olarak bol diyebilirim. Denize yakın bir masa bulabilirseniz on numara bir
kahvaltı olabilir. Mıhlama söylemeyi sakın unutmayın. Dibi öyle güzel tutuyor
ki, kimin yiyeceği konusunda tartışma yaşayabilirsiniz. Menemen, sucuklu yumurta
ve mısır ekmeği de var. Köyün üst kısmında çok
eski bir Kale var, yol üzerindeki bakkalın hemen karşısındaki dar yoldan
çıkılabiliyor, araç ile ulaşım mevcut. Yaya olarak içerisine girebiliyorsunuz
ama fazla bir şey yok, gececiler ve sevgili halkımız burayı da temiz tutmamış
maalesef. Eskiden açık olan Kale’nin mahzenleri daha sonra define avcıları
tarafından keşfediliyor ve tehlike arz ettiği için Askeriye tarafından
kapatılıyor. Bu arada belirteyim; İstanbul’un bu kısımları eskiden Askeri bölge
idi ve kimlik kontrolü ve niyetinizi bildirdikten sonra ancak giriş
yapabiliyordunuz. Belki de bu yüzden bu zamana kadar yapılaşmaya dayanabildi.
Bölgenin bir kısmı hala askeri bölge. Kalenin içerisinde ışığı da kullanarak
fotoğraf için değişik kareler yakalayabilirsiniz. Kale ile ilgili bir
söylentiye göre, kalenin derinliklerinde, karşı kıyıda Poyraz Köyü’nde bulunan
kaleye boğazın altından bir geçit olduğu söylenir. Kalenin dış surları önündeki
alanda mangal yapanları görmeniz mümkün. Surların aşağısındaki kayalık bölgeden
denize girenler ve zıpkınla balık avlayanları görürseniz şaşırmayın.
Kale
surlarında oturarak Boğaz’ın Karadeniz çıkışını ve engin maviliği
izleyebilirsiniz. Denizin dingin olduğu bir güne denk geldiyseniz, eve döndüğünüzde
kendinizi yeniden doğmuş gibi hissedebilirsiniz. Saatlerinizi burada oturup
denizi, ufku ve boğaza giriş yapan gemileri, bu gemilere yanaşan kılavuz
botlarını izleyerek geçirebilirsiniz. Eğer kahvaltı yapmayı düşünmüyorsanız,
daha geç saatlerde burayı ziyaret edebilir, manzaranın keyfini çıkarttıktan
sonra kendinizi yine aynı yerde balık keyfi yaparken bulabilirsiniz.
Önündeki küçük koyda akşam saatlerine doğru denizin iyice dinginleştiğini ve
sessizce size eşlik ettiğini, romantik bir atmosfer oluşturduğunu
görebilirsiniz. Menüyü merak ettiyseniz,
çok geniş bir menü ile karşılaşmayacağınızı belirtebilirim ama lezzet yerinde; mezeler
yok gibi, kalamar (güzel yapıyorlar), midye tava, hele ki mısır ekmeği, balık
çorbası, güzel bir salata, ve yemeğin kralı balık ve tatlı son - fırında helva
(çömlekte tahin helva hem de fırınlanmış üzeri kıtır kıtır, ama dikkat edin çok
sıcak olabilir).






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder